BloggerTheme

Türkçü Toplumcu UyanTürk

Atsız Diyor ki:

Atatürk Diyor ki:

Türk Düşmanlarının İki Büyük Yalanı



Birinci Dünya Savaşından günümüze kadar tekrarlana gelen iki büyük yalan vardır. Bu yalanların ilki, o büyük savaşa, İttihat ve Terakki önderleri olan Enver/Talat/Cemal Paşaların kendi aralarında verdikleri bir keyfi karar üzerine girdiğimiz yalanıdır. İttihat-Terakki düşmanlığını; siyasal İslamcılardan tutun da, Nutuk’u okumamış, okusa bile Vesikalar/Belgeler cildini görmemiş sözde Atatürkçülere, tarihçi diye bilinen medyatik allamelere, solculuk diye Atatürk düşmanlığı yapan takıntılı aydıncıklara, bölücülüğünü sol maskesiyle gizleyen Fikret Başkaya’lara kadar birçok kesim bir miras gibi sahipleniyor. Bu büyük yalanı, çok geniş ve kapsamlı bir araştırma eseri olan “Adil Hafızanın Işığında- Osmanlının Son Savaşı” adlı muhteşem eseriyle Altay Cengizer, temelinden/kökünden çürütmüş, tarihin çöp sepetine atmıştır…

İkinci BÜYÜK YALAN ise Sarıkamış Harekatı üzerine koparılan, onun üzerinden İttihat-Terakki ve Enver Paşayı karalamak ve ebediyen mahkum etmek için uydurulan, Enver Paşa’nın SARIKAMIŞ’ta doksan bin kişiyi, karakışta tek kurşun atmadan dondurduğu BÜYÜK YALAN’ıdır. Böylesine büyük bir yalan günümüze kadar sürdürülmekle kalınmamış, asıl uzmanlığı kalp doktorluğu olduğu halde, her ne hikmetse Sarıkamış harekatı üzerine otorite kesilen kalp tarihçiler tarafından bir takım sözde gösterilere bahane yapıla gelmiştir. Ancak Yavuz Özdemir ve Ramazan Balcı gibi akademisyenler, dönemin ilgili bütün devletlerinin arşiv kayıtlarına dayalı olarak yürüttükleri araştırmalarla bütün bu kirli propagandaların aslını esasını ve dayandıkları kaynaklarını tam bir yetkinlikle ortaya koymuşlardır.

Sonuç itibariyle bu iki büyük yalanın arkasında da yine Batılı büyük merkezler, o dönem itibariyle de en başta İngiltere vardır. Bugün de Altay Cengizer’in adına “Liberal/emperyalist anlatı” dediği kirli propaganda çarkı bütün hızıyla işlemekte, ulus olarak övüncümüz olması gereken tarihi olaylar bile savaşların kaçınılmaz trajedileri üzerinden yeniden kurgulanarak ve onların üzerine bindirilerek tarihi şahsiyetlerimiz karalanmaktadır!

Sarıkamış Gerçekleri
Sarıkamış harekâtı bahara bırakılamaz mıydı türünden cehalet eseri soruları cevaplandırmak içinse şu ibret verici örneği anmakla yetineceğim: 9. Kolordu kumandanı Galip Paşa ikmal güçlüklerini dile getirerek, taarruzun yaza bırakılmasını istemiş; Galip Paşa'yı dinleyen Enver Paşa, yanındaki Bronzard Paşa'ya dönüp, “sanki Ruslar bizi o zamana kadar bekleyecek değil mi?” diyerek, konunun diğer bir boyutuna dikkat çekmiş, açıkçası Galip Paşayla alay etmiştir. Çünkü Çarlık ordusunun saldırı için hazırlık yaptığını herkes biliyordu.

Birinci Dünya Savaşının hemen başlarında İttihat ve Terakki Hükümetinin Goben ve Breslau adlarındaki Alman savaş gemilerini millileştirerek Yavuz ve Midilli adıyla Türk Deniz gücüne katmaları, Rusların Karadeniz’deki donanma üstünlüğünü ortadan kaldırmış, bulacağı ilk fırsatta doğrudan İstanbul’a çıkarma yapmayı planlayan Rusların hesaplarını da alt-üst etmiştir. Bu iki gemiye Türk bayrağı çekilmesi üzerine İstanbul halkının bayram ettiğini ise bizdeki tarih bilincinden yoksun cahiller bilmez.

Osmanlı Türkiye'si Birinci Cihan Harbine Almanya/Avusturya-Macaristan saflarında, savaşın başlamasından üç ay sonra filen katılmıştır. O zamana kadar Batı cephesinde Alman ve Avusturya-Macaristan güçlerini sıkıştırmaya başlayan Rusya, Türkiye’nin de savaşa fiilen girmesiyle birlikte iki cephede birden savaşmak zorunda kalmış, batı cephesinde gerilemeye başlamıştır. Çünkü Ruslar tarihlerinin hiçbir döneminde iki cepheden birden savaşmak başarısını gösterememişlerdir. Doğu cephesinde Rusya ile sıcak çatışmaya girmemizin asıl maksadı da müttefiklerimiz üzerindeki Rus baskısını hafifletmektir. Bazı şarlatanların iddia ettikleri gibi Turan hülyası peşinde koşmak gibi düşüncelerle Sarıkamış macerasına(!) girişilmiş değildir.

Sarıkamış Olmasa Bolşevik Devrimi Olmazdı
Sarıkamış Harekâtı, Erzurum’daki Ordu komutanı Hasan İzzet Paşanın gevşekliği yüzünden iki ay sonra ve çetin kış şartlarında girişilebilmiş; lojistik yönden büyük eksikliklerimiz dışında, mükemmel bir planlamayla stratejik bir baskın tarzında icra edilmiş ve sonuçları da stratejik nitelikli olan büyük bir askeri harekâttır.

Bu konuda yazıp çizenlerin –tarihçiler dahil- bilmedikleri ve söylemedikleri işte bu harekatın stratejik sonuçlarıdır. Sarıkamış harekâtı Kafkasya’ya bir buçuk milyon asker yığmak zorunda kalan Çarlık Rusya’sını bitirmiştir. Rusların işte tam o sıralarda İngiliz kralına yalvar yakar olmaları üzerine İtilaf devletleri Çanakkale’yi önce denizden, başaramayınca karadan geçmeye kalkmışlar, hezimete uğramaları üzerine de Çarlık Rusya’sı dışarıdan yardım alamadığı için yaşadığı iç karışıklıklar neticesinde zayıflamış, olağan şartlarda Rusya’da hiçbir başarı şansı bulunmayan Bolşevikler ihtilal yaparak Rus Çarlığını ortadan kaldırmışlar; bunun üzerine Rusya saf dışı kalmıştır. Sonuç itibariyle Çarlık Rusya’sının devrilmesinde en büyük etken öncelikle Sarıkamış harekâtı sonra da Çanakkale’deki destansı Türk direnişidir. İşte o dönemde yapılan İngiliz ve Rus propaganda filmlerinin niçin İttihatçı önderleri hedef aldığını, onları halkın gözünden düşürmek maksadıyla “gavur”, “mason” gibi iftira ve karalamalara niye başvurduklarını şimdi çok daha iyi anlayabiliyoruz.

Enver Paşa ve İttihatçı Düşmanları Kimler?

Mütareke dönemi malum, büyük Harpte Osmanlı Türkiyesi yenilince ülkeyi terk etmek zorunda kalmış olan İttihatçı liderlere (ve tabii bütün İttihatçılara da), içerde Hürriyet ve İtilaf Partisi mensupları, dışarıda ise Ruslar, Ermeniler ve İngilizler amansız derecede düşman idiler. Ermenilerin düşmanlık sebepleri bellidir; tehcir kararından ötürü Türk yurdunda bir Ermenistan kurmak hevesleri kursaklarında kalmıştır. İngilizler ise bir yılda bitireceklerini düşündükleri 1. Dünya savaşının, bütün cephelerinde karşılaştıkları ve hiç ummadıkları Türk direnişinden ötürü üç yıl daha uzamasından İttihatçıları sorumlu tutuyorlardı.

Peki, günümüzde niçin birileri, güya Sarıkamış şehitlerini anma bahanesiyle yahut her bir vesileyle ve her fırsatta Enver Paşa ve İttihatçı düşmanlığı yapıyorlar?

-Gizli kin taşıyan Türk düşmanları; Türkçülük fikrini zamanla bir devlet politikası haline getirdikleri; Türklerin uyanmasına yol açtıkları için Enver Paşa ve İttihatçılara düşmandırlar.

-Batı emperyalizminin içimizdeki uzantıları ve bir takım sözde aydınlar, beyinleri emperyalist işgale uğradığı için İttihatçılara düşmandırlar. Çünkü ittihatçılar, anti-emperyalist bilinçle hareket eden ilk Türk iktidar gücüydüler; 1913 yılına gelinceye kadar Türk tüccar ve esnafın kredi alabileceği bir tek banka yokken, onlar daha sonra “Türk Ticaret Bankası” adını alacak olan Adapazarı İslam Bankasını kurdular. Yine aynı yıl Batı Anadolu’daki Türk köylüsünü ve çiftçisini yabancı ve yerli azınlıkların ortak sömürüsünden korumak için Milli Aydın Bankasını kurdular ki adı daha sonra TARİŞBANK olmuştur. En önemlisi de Birinci Dünya Savaşına girmemizin artık kaçınılmaz olduğu o dönemde yabancı devletlere yüzlerce yıldır verilmiş olan bütün Kapitülasyonları tek taraflı bir kararla kaldırdılar ve o doğrultuda Türk milletinin haklarını korumaya yönelik kanunlar çıkardılar.

-Ne İttihatçılıktan ne de Enver Paşa’dan ve hatta ne de tarihten haberdar bulunan bir kısım sahte ve sözde Kemalistler ve bunlarla aynı teraneleri tutturan cahiller…

-İngiliz işbirlikçisi Sait Molla’nın ardılları olan K.N.F gibilerin İttihatçılar hakkında uydurup ortaya attıkları yalanları hiç düşünmeden olduğu gibi benimseyen yobazlar…

-Korkaklık ve pısırıklık iliklerine kadar işlediği için İttihatçıların temsil ettiği kahramanlık ruhuna düşman yaradılıştaki tipler…

Ulus Bilinci Cephelerde Oluştu
Sarıkamış Harekâtı, halk ile orduyu aynı cephede buluşturan bir savaştır. Bir millet sırtında cephane yüküyle cephelere yürümüştür.

Ordu-millet bir olmuş, bir tebaanın millet olması yolunda en büyük adımlardan biri atılmıştır. Çanakkale’ye okulunu bırakıp koşan çocukların, milli mücadeleye bebesini bırakıp koşan kadınların ruhu, Sarıkamış’taki karlı dağlarda doğmuştur. Mesele sadece Çarlık ordusunu bir sonraki yıl asker bulamaz hale getirmesi değildir. Sarıkamış Türk tarihinin gururla anılması gereken, binlerce kahramanına mal olan bir destandır. Kimsenin, canlarını verirken bile gıkı çıkmayan o kahramanları acındırmaya, onları sömürmeye hakkı yoktur. Kahramanlar, kahraman gibi anılır. Ağlamadan, sızlanmadan ve sömürmeden…

Mankurtluk Nedir? Mankurtlaşmak Ne Demektir? Toplumlar Nasıl Mankurtlaştırılır?

Dilimizde “mankafa” sözcüğü argo da olsa yaygın biçimde kullanılmakla beraber, “mankurt” sözcüğünün aynı yaygınlıkta olmadığını biliriz.

Mankurt sözcüğünü Cengiz Aytmatov gündemimize yeniden soktu.
Mankurtlaşmak, ulusal kimlikten uzaklaşma, topluma ve kültüre yabancılaşma, zihnin yeniden inşası yoluyla bilinçsizleşme, egemen güçlere ve süper devletlere yaranmayı içeren sosyo - kültürel bir kavramdır.
Zihni yeniden kurgulanarak mankurtlaştırılan kişi, düşmanını “efendi” kabul ederek kendi halkına ve değerlerine karşı savaşan bir köledir.

Dilimizde “mankafa” sözcüğü argo da olsa yaygın biçimde kullanılmakla beraber, “mankurt” sözcüğünün aynı yaygınlıkta olmadığını biliriz.

Mankurt sözcüğünü Cengiz Aytmatov gündemimize yeniden soktu.
Mankurtlaşmak, ulusal kimlikten uzaklaşma, topluma ve kültüre yabancılaşma, zihnin yeniden inşası yoluyla bilinçsizleşme, egemen güçlere ve süper devletlere yaranmayı içeren sosyo - kültürel bir kavramdır.

Zihni yeniden kurgulanarak mankurtlaştırılan kişi, düşmanını “efendi” kabul ederek kendi halkına ve değerlerine karşı savaşan bir köledir.

Okumuşlar kolay mankurtlaştırılabilirken halk aynı kolaylıkla ve kısa zamanda mankurtlaştırılamaz.
Kültür kodları halkı kendi değerleriyle ayakta tutarken, aydın ya da yöneticiler gerek arayış içinde olmaları, yeni değerlere kontrolsüz biçimde açık olmaları ve bireysel çıkarlarını toplumsal çıkarların önünde tutmaları onları mankurtlaştırma sürecine sokar ya da bu süreci hızlandırır.

Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” adlı yapıtında anlattığı bir efsane vardır:
Mankurt Efsanesi.
Juan-Juan adlı barbar bir toplum, tutsak ettiği kişileri nitelikli (!) köleler haline getirmek için onların belleklerini silermiş.

Bunu şöyle yaparlarmış:
Önce tutsağın başını kazır, saçlarını tek tek kökünden çıkarırlarmış.
Bu arada bir deveyi keser derisinin en kalın yeri olan boynundaki deriyi tutsağın kanlar içindeki kazınmış başına sımsıkı sararlarmış.
Kuruyup büzülen deri kafayı mengene gibi sıkıp, dayanılmaz acılar verirmiş.
Bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp dışarı çıkamayınca başına batarmış. Tutsak başını yerlere vurmasın diye bir kütüğe bağlanır, yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye elleri ayakları bağlı olarak ıssız bir yerde dört beş gün aç susuz bırakılırmış.
Beşinci günün sonunda tutsakların çoğu ölürmüş. Kalanlar ise belleklerini yitirirmiş.

Tutsak zamanla kendine gelir yiyip içerek gücünü toparlarmış.
Ama o artık bir insan değil, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan “mankurt” olurmuş.
Bir mankurt kim olduğunu, hangi soydan geldiğini, anasını, babasını ve çocukluğunu bilmezmiş.
İnsan olduğunun bile farkında değilmiş.
Bilinci, benliği olmadığı için, efendisine büyük avantaj sağlarmış.

Ağzı var, dili yok, itaatli bir hayvandan farksız, kaçmayı dahi düşünmeyen, hiçbir tehlike arz etmeyen bir köle.

Onun için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmekmiş.

İşte, toplumumuzda olup bitenleri bu bağlamda değerlendirmek gerekir.
Bugün Türk toplumu mankurtlaştırılıyor. Ulusal kimliği, kişiliği, onuru dejenere ediliyor, aşağılanıyor.
Geçmişimiz ve kim olduğumuz bize unutturuluyor.
Azar azar, alıştıra alıştıra, şiddeti zamana yayıp yüngülleştirerek mankurtlaştırılıyoruz.Uygarlıkların kurucusu olmuş bu milletin insanları mankurtlaştırılıyor!

Topluma “geçmişi unut, kim olduğunu unut, geleceği düşünme, anı yaşa” düşüncesi genel geçer yapılarak mankurtlaştırılıyor.

Başta artık bizim olmaktan çıkmış ulusal (?) kitle iletişim araçları olmak üzere her türlü araç bu amaçla kullanılıyor.

Bir daha kendimizi toparlayamayacak biçimde zihnimiz yeniden inşa ediliyor!
Böylece ulusal refleksimiz ve direncimiz kırılıyor.
Görünüşe bakıldığında epey yol aldıkları anlaşılıyor.

Türkistan’ın En Eski İçeceği: Kımız



Kımız (Koumis, Kumiss, Koumiss, Kumys, Arag, Kymys), Türkler ve Moğollar tarafından “Tanrıların içkisi” olarak kabul edilmekteydi. Bebekler ve Cengiz Han bu mayalanmış kısrak sütünü severdi.

Çıkış yeri Türkistan (Türkmenistan, Kırgızistan, Özbekistan, Cebubî Türkistan, Doğu Türkistan, Moğolistan, Kazakistan) olarak bilinmektedir. Günümüz Kazakistan’ının Botay insanı 5 bin yıldan daha fazla zaman önce Türkistan’ın bozkırlarında vahşi atları evcilleştirdi. Orada, günümüz otacılarının “Eksi kaymaklı karıştırılmış şampanya” ya benzettikleri, evcilleştirilmiş kısrakların sütünden kımız adı verilen bir içecek mayaladılar.
https://4.bp.blogspot.com/-AAtHjq4GLQc/W-OSId-O8-I/AAAAAAAAZ7w/ezlhvIe0XzENAZaODVxzmKjCZLPodunQgCLcBGAs/s1600/K%25C4%25B1m%25C4%25B1z%2B4%2Bbin%2By%25C4%25B1l%252C%2Bbozk%25C4%25B1r%25C4%25B1n%2Bkonar%2Bg%25C3%25B6%25C3%25A7er%252C%2Bat%2Bmerkezli%2Bya%25C5%259Fam%25C4%25B1na%2Bm%25C3%25BCkemmel%2Bbir%2B%25C5%259Fekilde%2Byak%25C4%25B1%25C5%259Fm%25C4%25B1%25C5%259Ft%25C4%25B1r.%2BS%25C3%25BCt%25C3%25BCn%2Bkendisi%2Bdo%25C4%259Fal%2Bolarak%2By%25C3%25BCksek%2Boranda%2B%25C5%259Feker%2Bi%25C3%25A7eri%25C4%259Fine%2Bsahip%2Boldu%25C4%259Fundan%2Bdolay%25C4%25B1%2Bk%25C4%25B1m%25C4%25B1z%2Byapma%2Bi%25C5%259Flemi%2Bk%25C4%25B1srak%2Bs%25C3%25BCt%25C3%25BCnden%2Bba%25C5%259Fka%2Bbir%2B%25C5%259Fey%2Bgerektir.jpg

Kımız 4 bin yıl, bozkırın konar göçer, at merkezli yaşamına mükemmel bir şekilde yakışmıştır. Sütün kendisi doğal olarak yüksek oranda şeker içeriğine sahip olduğundan dolayı kımız yapma işlemi kısrak sütünden başka bir şey gerektirmez. Moğol ve Türk konar göçerleri, süt tereyağ gibi ekşiyene ve üretilen alkolik karbonatlama köpürene kadar, at sütünü tenekelerin içinde çalkaladılar. İnsanlar daha sonra, kımızı çevreden geçenlerin kolay bir şekilde çalkalayabileceği bir yere aşmak şartıyla bu sıvıyı deri tulumlara aktardılar.

Cengiz Han ve Avrupa Hun İmparatoru Attila gibi akıncı bozkır savaşçılara göre kısrak; kımız, et ve taşıma dahil hepsini bir arada sağlamıştır. Kısrak sütü sağıcıların kültüründe birincil neden sıvı içilebilir olmak zorundadır. İnek ve yak (Tibet sığırı) sütünden farklı olarak kısrak sütü çok miktarda süt şekeri içerir ki bu keskin bir kabızlık giderici etkiye sahiptir. Bu sebepten dolayı mayalanmamış kısrak sütü net bir şekilde tıbbi bir nitelik taşır fakat günlük temel beslenme addedilemez.

Türkistan’da yetişkinler kendileri için daha sarhoş edici versiyonunu hazırlarken, anneler alkol oranı düşük -ama tamamen alkolsüz olmayan- besleyici kımızın yumuşak içim türüyle bebeklerini beslediler. Buna ek olarak, kımızın “Uvız Kımız, Sarı Kımız, Tünemel Kımız, Karabalı Kımız, Sirge Kımız Cmyar Kımız” gibi türleri olduğu gibi burada isimlerini verdiklerimizden başka 25 ayrı türünün varlığı da kaynaklarda geçmektedir.

1250’lerde Seyyah William of Rubruck bozkırın bir ucundan diğer ucuna seyahat etti ve “Kımız ruhu keyifli yapar” diye tanımladığı içeceğe hayran kaldı.
https://4.bp.blogspot.com/-dliFziDGAFA/W-OSUMBTVpI/AAAAAAAAZ70/ova8tN1Dw5wyfIQgEcCNGKA3HHtoU0zvgCLcBGAs/s1600/G%25C3%25BCn%25C3%25BCm%25C3%25BCzde%2B%25C5%259Firketler%2Bk%25C4%25B1m%25C4%25B1z%2B%25C3%25BCretir.%2BAma%2Bbir%2Bpartiyi%2Bkeyiflendirecek%2Bkadar%2Bmayalan%25C4%25B1r%2B-en%2Bfazla%2B%25252%2Balkol%2Bi%25C3%25A7erir-%2Bve%2Bgenellikle%2Binek%2Bs%25C3%25BCt%25C3%25BCyle%2Bdesteklenmi%25C5%259F%2Bolarak%2Byap%25C4%25B1l%25C4%25B1r.%2BGeleneksel%252C%2Bdaha%2Bsarho%25C5%259F%2Bedici%2Bk%25C4%25B1m%25C4%25B1z%25C4%25B1%2Bsadece%2Bbozk%25C4%25B1r%2Bsakinleri%2Byaparl.jpg
Günümüzde şirketler kımız üretir. Ama bir partiyi keyiflendirecek kadar mayalanır -en fazla %2 alkol içerir- ve genellikle inek sütüyle desteklenmiş olarak yapılır. Geleneksel, daha sarhoş edici kımızı sadece bozkır sakinleri yaparlar.

Kımızın ticari üretim versiyonu daha çok takviye edilmiş inek sütüyle yapılır. Farklı bölgelerde, çoğunlukla farklı isimlerde bilinen gerçek yöntem kırsal bölgelerde mevcuttur. Şehirlerde, Naadam (Moğolistan’da baharın gelişi ile yapılan kutlama) Şenliği gibi şenliklerde bulmak en kolayıdır.

Ülkü Olcay

Gülen gibi kerâmeti Amerika'dan menkûl, İslâm âlimi geçinen maskaralara ihtiyâcı yoktur.

"Tarih tekerrür etmez. Hatalar tekerrür eder" Unutulan ihanet, tekrarlanır..

Asıl şaşılacak nokta bu tarantula suratlıların davranışı değil, çünki onlar cibiliyyetlerinin îcâbını yerine getirmektedirler, ama binlerce, hattâ onbinlerce Türkün bu câhil adamların peşinden gidip onların hâinâne öğreti ve öğütlerine körü körüne boyun eğmeleridir. Amerikalı ve Avrupalı sâhiblerinin bir âlim mertebesine yükseltmelerine ve buna kerâmet Batılı ağızlardan işitildiği için dangalakçasına inanan Etrâk-ı bîidrâk tâ’ifesine ne buyurulur? Kanını, soyunu inkâr edenlere veyâ Fetullah gibi buna başka bir devlet eliyle âlet olanlara dünyânın neresinde hoş gözle bakılmıştır? Elbet bir milleti çökertmek için o milletin içinden çıkacak hâinlere ihtiyâc olacaktır. Ve elbet bunlar iplikleri pazara çıktığı zamân hizmetinde bulundukları ülkelere kaçıp sığıntı olarak süflî hayatlarını orada yaşayacaklardır. Bunların doğdukları topraklara dönebilmeleri ancak hizmet ettikleri devletlerin hedeflerine nâil olmalarıyla mümkündür. Bu sapıkların sâdece kanlarından değil, vicdanlarından da şüphe etmek gerekir. 

Onun için neden dini istismâr edip cebini dolduran beyni kefenli softalar yakalanmalarına ramak kala Suûdî Arabistan veyâ başka müslüman ülkelerden biri yerine ya Avrupa'ya kaçar, ya Amerika'ya çok merâk etmişimdir. Batı hakkında mânevî açlık çektiklerinden mi acep?

Uzun lâfın kısası Kürtçülüğün hizmetinde olan Nûrculuk denen mâneviyât çöplüğünün İslâmiyet ile alâkası yoktur. İslâmiyet asırlar boyu âlimlerini yetiştirmiştir. Dolayısı ile İslâmiyetin Kürt hammal Türkçesiyle yazı yazan Saîd-i Kürdî ve Türkçeyi Ermeni şîvesiyle konuşan Gülen gibi kerâmeti Amerika'dan menkûl, İslâm âlimi geçinen maskaralara ihtiyâcı yoktur. Olsa olsa Amerikan dış siyâsetinin Türkiye'de hedeflerine varabilmek için kerâmeti Washingtondan menkûl bazı maskaralara ihtiyâcı vardır.

Türk gençlerinin Nûrcu gürûhun yaydığı zehirlerle, yalanlarla, riyâ ve sahtekârlıklarla kafası karıştırılıyor, kendi târih ve kültüründen uzaklaştırılıyor. Bunun getireceği fecî sonuçları hesaplamak için matematik profesörü olmaya gerek yok. Neden Atatürk'e ve Türklüğe gönül vermiş insanlara saldırdıkları belli olmuyor mu? İt korktuğu tarafa havlar diye bir atasözümüz var. Bittecrübe sâbittir.

Yoksa kara câhil bir Kürdün başlattığı Nûrculuk ve benzeri tarîkatler vasıtası ile Türkiye'nin altı oyulmakta ve çökertilmeye çalışılmaktadır. İlkel bağnazlıkları ile altını oydukları Türkiye, çöktüğü zaman enkâzın altında kendilerinin de kalacaklarını fark edemeyecek kadar ahmak olan bu tâi’fenin, şimdi ye dek verdiği zarâr herhâlde fecâat sınırlarını çoktan aşmış olmalı. Maalesef bu ahmaklığa kendi kültürünün yok olduğunu fark etmeyen binlerce Türk ortak olmaktadır. Bunun en belirgin sebeblerinden biri milletleri millet yapan ortak bir birleştiricinin, yâni bir ülkünün olmamasıdır. Yâhut var olanın yok edilmiş olmasıdır. O ülkü olmayınca da, yerini ipe sapa gelmez fikirlerin doldurması kaçınılmaz olur. Bu her millet için geçerlidir. Nûrculuk denen hezeyân işte bunlardan biridir.

Bir insan İslamiyet'i öğrenmek istiyorsa, cemaat ve tarikatlara yönelmek yerine Allah'ın kelamı Kuran'ı Kerim'e yönelsin. Peki daha ilkokul diploması bile olup olmadığından şüphe edilen bu câhil adamların peşinden gidip onların hâinâne öğreti ve öğütlerine körü körüne boyun eğmeleridir. hacıda hocada şeyh'te cemaat ve tarikatlarda keramet olsa idi müslüman ülkelerin kafasına bombalar yağmaz Bataklığın içinde yüzmezlerdi. Câhillikten başka hiçbir sıfatı olmayan bu tâ’ifeye mensûb olduğu anlaşılan. Ama tabiî henüz Beşerî Gelişme Endeksine bile dâhil edilmesi mümkün olmayan bir gürûhtan, bunu beklemek abes olurdu.
https://4.bp.blogspot.com/-IBrn5MfuzbY/W0vEGLNF3tI/AAAAAAAAWok/93tSslmgr2k-bIJnpEmT99-tae3s_gcCwCLcBGAs/s1600/As%25C4%25B1l%2B%25C5%259Fa%25C5%259F%25C4%25B1lacak%2Bnokta%2Bbu%2Btarantula%2Bsuratl%25C4%25B1lar%25C4%25B1n%2Bdavran%25C4%25B1%25C5%259F%25C4%25B1%2Bde%25C4%259Fil%252C%2B%25C3%25A7%25C3%25BCnki%2Bonlar%2Bcibiliyyetlerinin%2B%25C3%25AEc%25C3%25A2b%25C4%25B1n%25C4%25B1%2Byerine%2Bgetirmektedirler%252C%2Bama%2Bbinlerce%252C%2Bhatt%25C3%25A2%2Bonbinlerce%2BT%25C3%25BCrk%25C3%25BCn%2Bbu%2Bc%25C3%25A2hil%2Badamlar%25C4%25B1n%2Bpe%25C5%259Finden%2Bgidip%2Bonlar%25C4%25B1n%2Bh%25C3%25A2in%25C3%25A2ne%2B%25C3%25B6%25C4%259Freti%2Bve%2B%25C3%25B6%25C4%259F%25C3%25BCtler.jpg
Necip Hablemitoğlu’nun “Köstebek” kitabı FETÖ'nün TSK ve Emniyet'teki yapılanmasını konu edindiği 'Köstebek' kitabını kaleme almasından 5 ay sonra öldürüldü.
Evinin önünde uğradığı suikast sonucu 2002 yılında yaşamını yitiren Prof. Dr. Necip Hablemitoğlu'nun FETÖ öldürdü.

Kitapta, Gülen’ in “hasım cephe” diye tanımladığı cumhuriyetçi ve farklı kurumlar ve kişiler içerisinde en fazla çekindiği kurumun TSK olduğu, bu nedenle Gülen’in Emniyet teşkilatı ve istihbarat birimlerinin içine sızmayı birinci strateji olarak gördüğü belirtilerek F tipi örgütün sızma faaliyetleri anlatıldı. Hablemitoğlu kitabında, Gülen’in Emniyet teşkilatı içindeki örgütlenmeyi TSK’ya alternatif silahlı bir güç olarak gördüğünü vurgulamıştı.
https://4.bp.blogspot.com/-AuCWiLhYyco/W0vRyDHL08I/AAAAAAAAWow/rshlGmlhMYAOu1cIZ2AZtC1Rmb83HJUUACLcBGAs/s1600/Kitapta%252C%2BG%25C3%25BClen%25E2%2580%2599%2Bin%2B%25E2%2580%259Chas%25C4%25B1m%2Bcephe%25E2%2580%259D%2Bdiye%2Btan%25C4%25B1mlad%25C4%25B1%25C4%259F%25C4%25B1%2Bcumhuriyet%25C3%25A7i%2Bve%2Bfarkl%25C4%25B1%2Bkurumlar%2Bve%2Bki%25C5%259Filer%2Bi%25C3%25A7erisinde%2Ben%2Bfazla%2B%25C3%25A7ekindi%25C4%259Fi%2Bkurumun%2BTSK%2Boldu%25C4%259Fu%252C%2Bbu%2Bnedenle%2BG%25C3%25BClen%25E2%2580%2599in%2BEmniyet%2Bte%25C5%259Fkilat%25C4%25B1%2Bve%2Bistihbarat%2Bbirimlerinin%2Bi%25C3%25A7ine%2Bs%25C4%25B1zmay%25C4%25B1%2Bbirinci%2Bs.jpg
https://4.bp.blogspot.com/-ihK3p2UdRO4/W0vR7YobTuI/AAAAAAAAWo0/jDTjDmgxke86xkn9eDKhCMiy634XkMwFACLcBGAs/s1600/37177636_10156486362189376_3471716709256134656_n.jpg

Göktürkler ve Kül Tegin

Türkler Tarih boyu bağımsızlık ateşiyle yanıp tutuşan, bu aşka dair izleri en eski tarihlerinden Mustafa Kemal’e kadar görülen, bağımsızlık uğruna devletler yıkan ve hatta kendi devletlerini yıkabilecek hadde gelen büyük millet…

Göktürkler(Birinci Türk Hakanlığı)’in yıkılmasından sonra Çin esareti yaklaşık 50 yıl sürdü. Belki bu esaret ölümlerden daha acıydı onlar için. Ama atlanınca atasını tanımayan Türkler, kısa süre içinde isyan sancağını kaldırıp bağımsızlıklarına koştular. Tang Hanedanı tarihini anlatan T’ang-shu’daki kayda göre Aşide adlı bir bey isyan bayrağını açtıktan sonra 24 boyun bütün beyleri ona katılmıştı.[1] Aşide’nin ölümünden sonra bayrağı Fu-nien devralmış, uzun süren mücadelelerde büyük zaferler kazanmıştı. Ama bir süre sonra iç çatışmalardan dolayı zayıfladılar ve askerlerin çoğu dağıldı. Bu durumda Çin’e teslim olmak zorunda kaldılar. Teslim oldukları takdirde idam edilmeyecekleri söylendi. Ancak verdikleri sözde durmayan Çinliler, onları ve onlarla birlikte gelen elli dört Göktürk reisini başkentlerinin doğu pazarında idam ettiler.[2] Ancak bu Türkleri yıldırmak için yetersiz kaldı. Kendinden önceki bağımsızlık hareketlerinin kanlı savaşlara rağmen başarısız olması Kutlug’u yıldırmadı.[3] Tonyukuk’un dehası ve stratejilerinin büyük yardımı ile Türklerin esareti son buldu. Ve bağımsızlıklarını kazanan Türkler, Kutlug (İlteriş) Kagan önderliğinde İkinci Göktürk Devleti’nin kurulmasını sağladılar.

692 yılında Göktürk Devleti tahtına oturan Kapgan Kagan, 2. Göktürk devletinin kurucusu Kutlug(İlteriş)’un ölümünden sonra hükümdar oldu. Üzerine devraldığı hızla büyümekte olan devleti ağabeyi gibi, onun bıraktığı yerden başlayarak, her yönden geliştirmeye devam etmiştir.[4] Fatih anlamına gelen ‘’Kapgan’’ onun ünvanıdır.[5]

Detaya girmeyeceğim çünkü yazının asıl konusu Kül Tegin. Daha iyi anlaşılması için biraz bilgi vermek daha anlaşılır kılacaktır.

Kül Tegin
24 yıl süren zaferlerle dolu Kapgan yerine tahta İnel geçti. Kutlug’un oğlu Kül Tegin bir ihtilal yaparak, onu ve bütün ailesini ortadan kaldırdı; sonra ağabeyi Bilge Şad’ı kagan olarak tahta geçirdi.[6]

Çoğu isyanın bastırılmasında rol oynamış, ağabeyinin her daim yanında olan, ve devletin güçlenmesinde büyük rolü olan, adına kitabe diktirilen Kül Tegin’dir…

Tarihten bildiğimiz kadarıyla Türk hükümdar ve şehzadeleri arasında birkaç tanesi o kadar büyük silahşördür ki, Avrupa’nın en seçkin şövalyeleri dahi onların karşısına çıkamazdı. Bunlardan en başta geleni Kül Tegin’di. Göktürkler arasında ne hakanlar ne de savaşçılar arasından onun kadar emsalsiz bir cengaver çıkmamıştır.[7]

Devletin içeride ve dışarıda yıpranmasından sonra devlet Bilge ve Kül Tegin sayesinde ayaktaydı. Yıllardan beri isyanları bastırmak için çarpışan Kül Tegin, duruma razı olmadı. Harekete geçerek İnel’i ve onun tarafını tutan devlet adamlarını öldürdü. Ağabeyi Bilge’yi tahta oturttu. Devlet yeniden yapılandırıldı.[8] Kül Tegin ağabeyinin kagan olmasını sağladıktan sonra kendisi Sol Bilge Prensi (Tsuo Hsien-wang) olup askerî işlerin idaresiyle meşgul olmuştur.[9]

Uzun süren çarpışmalara katıldı, Karluklar başta olmak üzere birçok isyanın bastırılmasında rol oynamış, yazıtlarda,’’Kül Tegin Azman akına binip hücum etti, mızrakladı. Askerlerini mızrakladık’’[10] ya da ‘’Kül Tegin Bayırkunun ak aygırına binip hücum etti. Bir eri okuyla vurdu. İki eri birbirinden sonra mızrakladı.’’[11] gibi kahramanlıklarını ve savaşçılığını gösteren ifadeler yer almaktadır.

Bunlardan ayrı olarak en çok övüleni ve ilgi çekeni şudur: Kül Tegin [Öksüz] denilen akına binip dokuz eri mızrakladı. Karargâhı vermedi. Annem hatun büyük annelerim, ablalarım, gelinim, prenseslerim ağ kalanlar cariye olacaklar idi. Ölüler de yurtta yolda yatakalacak idiniz. Kül Tegin yok olsa idi; hep ölecek idiniz.[12] Bütün bunlar bize Kül Tegin hakkında Çin kaynaklarının verdiği ''olağanüstü asker, savaşmayı iyi bilir, böyle işlerde mükemmeldir'' şeklindeki karakter tahliliyle tamamen uyuşmaktadır.[13]

Yorucu ve yiğitlik dolu bir yaşamdan sonra her insan gibi Kül Tegin de mazinin yaprakları arasına karışmıştır. Kül Tegin’in ölümü üzerine ağabeyinin üzüntüsü oldukça fazladır. Kitabe'de şöyle anlatıyor: Küçük kardeşim vefat etti. Ben yaslandım. Görür gözüm görmez gibi; bilir bilgim bilmez oldu. Ben yaslandım. Zamanı Tanrı takdir eder; kişi oğlu hep ölmek için türemiş. [14] Bu yazıtlardaki sözlerin hepsi yazıta Yollug Tegin tarafından oyma suretiyle yazıldı. Çin’den en iyi sanatçılar ve ustalar getirilmiş, olağanüstü güzel bir türbe inşa ettirilmişti. Ressam ve heykeltıraşlarla içi süslettirildiği gibi heykeller de konmuştu.[15]

''Siyasette muhabbet... Hepsi yalan, palavra...
Doğru sözü “Kül Tegin” kitabesinde ara...''
Nihâl Atsız


Batuhan Yağlı

Dipnotlar:
[1] Ahsen Batur, 1200 Yıllık Sürgün, Selenge Yayınları, 2013, s.30,31

[2] Bu bilgilerin bulunduğu metinler CTS 194 A, s. 5166, HTS 215 A, s. 6043; CTS 64 aynı yer; HTS 108 aynı yer; Liu,1,s. 157, 158, 210, 212 aktaran: Ahmet Taşağıl, Göktürkler 1-2-3, Türk Tarih Kurumu, 2014, s.334

[3] Ahmet Taşağıl, Kök Tengri'nin Çocukları, Bilge Kültür Sanat, 2016, s.159

[4] Ahmet Taşağıl, Göktürkler 1-2-3, Türk Tarih Kurumu, 2014, s.343

[5] Kapgan kelimesinin anlamı ve tarihi gelişimi için bkz. D. Sinor, ''Qapgan'', JRAS, 1954, s.174-184; G. Clauson, ''A Note on Qapgan, JRAS, 1956, s.73-77; A. Donuk, Eski Türk Devletlerinde İdarî- Askerî Unvan ve Terimler, İstanbul 1988, s.28-29 aktaran: Ahmet Taşağıl, Göktürkler 1-2-3, Türk Tarih Kurumu, 2014, s.343

[6] Ahmet Taşağıl, Göktürkler 1-2-3, Türk Tarih Kurumu, 2014, s.360

[7] Ahsen Batur, 1200 Yıllık Sürgün, Selenge Yayınları, 2013, s104

[8] Ahmet Taşağıl, Kök Tengri'nin Çocukları, Bilge Kültür Sanat, 2016, s.166

[9] CTS 194A, 5173; HTS 215B, 6051; TT1074, c, 1075 a WHTK, 26921c. aktaran: Ahmet Taşağıl, Göktürkler 1-2-3, Türk Tarih Kurumu, 2014, s.366

[10] Kül Tegin Yazıtı'nın Şimal Tarafı aktaran: Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, Türk Dil Kurumu Yayınları, 2011, s.50

[11] Kül Tegin Yazıtı'nın Doğu Tarafı aktaran: Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, Türk Dil Kurumu Yayınları, 2011, s.46

[12] Kül Tegin Yazıtı'nın Şimal Tarafı aktaran: Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, Türk Dil Kurumu Yayınları, 2011, s.50

[13] CTS 194A, s.5173; HTS215B, s. 6051 aktaran: Ahmet Taşağıl, Göktürkler 1-2-3, Türk Tarih Kurumu, 2014, s.365

[14] Kül Tegin Yazıtı'nın Şimal Tarafı aktaran: Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, Türk Dil Kurumu Yayınları, 2011, s.50, 51

[15] KT, G, 11, 12 aktaran: Ahmet Taşağıl, Göktürkler 1-2-3, Türk Tarih Kurumu, 2014, s.375
https://2.bp.blogspot.com/-MzTqE5H0E-0/Wzv8iOTXVXI/AAAAAAAAWGY/Sw4aDUurI9kQhxvJG3epJ5zMK8XOWnMMQCLcBGAs/s1600/K%25C3%25BCl%252BTigin%252BYaz%25C4%25B1t%25C4%25B1%252BBilge%252BKa%25C4%259Fan%252Btaraf%25C4%25B1ndan%252Bdiktirildi.T%25C3%25BCrkler%25E2%2580%25A6%2BTarih%2Bboyu%2Bba%25C4%259F%25C4%25B1ms%25C4%25B1zl%25C4%25B1k%2Bate%25C5%259Fiyle%2Byan%25C4%25B1p%2Btutu%25C5%259Fan%252C%2Bbu%2Ba%25C5%259Fka%2Bdair%2Bizleri%2Ben%2Beski%2Btarihlerinden%2BMustafa%2BKemal%25E2%2580%2599e%2Bkadar%2Bg%25C3%25B6r%25C3%25BClen%252C%2Bba%25C4%259F%25C4%25B1ms%25C4%25B1zl%25C4%25B1k%2Bu%25C4%259Fruna%2Bdevletler%2By%25C4%25B1kan%2Bve%2Bhatta%2Bkendi%2Bde.jpg

Atatürk’ün, kıçlarına teneke ve boyunlarına yağlı urgan bağladığı iki kesim var ülkemizde.

Atsız der ki: Bugün Türkiye'de Türklüğe ve dolayısı ile Türk bayrağına düşman üç zümre vardır: Moskofçular, kürtçüler ve Siyasi Ümmetçiler.

Atatürk’ün, kıçlarına teneke ve boyunlarına yağlı urgan bağladığı iki kesim var ülkemizde. Biri komünistler diğeri Devşirme çocuğu Siyasal İslamcılar. Komünistler yıllarca onu “Burjuva Kemal!” diye aşağılamaya çalıştılar. Onun yerine Che’yi, Mao’yu, Lenin’i koydular. Onun yıllarca hapislerde süründürdüğü Nazım Hikmet’i baş tacı yaptılar. Müjdat Gezen, Rutkay Aziz, Doğu Perinçek, CHP’nin gençlik kolları gibi tipler 2000’li yıllardan bu yana damarlarında akan bu illegal kanı “Atatürkçülük” ve “Ulusalcılık” adı altında legalleştirmeye başladılar. Yani, Che’yi, Lenin’i… bıraktılar, Atatürk’e döndüler. Ancak içlerindeki “kızıl” ülküyü, “sosyalist” devrim hayallerini söküp atamadılar.

İslamcı kesim ise Atatürk’le bir türlü bağdaşamadı. Onların kuyruk acıları daha fazla olacak ki her dönem Atatürk’ün manevi şahsı ile kavga halinde oldular.

Bu kesim ilk önce Vahdettin dedi. Atatürk’ü Samsun’a onun yolladığını, “Paşa memleketi kurtarabilecek misin?” dediğini, dost gözükerek İngilizleri İstanbul’da oyalamaya çalıştığını, Atatürk’ün kendisine ihanet ettiğini, istese Topkapı’nın bütün hazinesini alıp kaçabileceğini, halbuki tek bir sikke bile almadan ülkeyi terkettiğini yazdılar, çizdiler, anlattılar.

Bunların hepsine cevabı 1998 yılında Şahbaba kitabıyla Murat Bardakçı verdi. Kitabın tüm aşamalarını Vahdettin ve son halife Abdülmecit’in torunu olan Neslişah Sultan bizzat kontrol etti. Bardakçı’ya ailenin özel mektuplarını, belgelerini kitabında kullanması için verdi. Neslişah Sultan ile Murat Bardakçı’nın hazırladığı bu çalışmayla Vahdettin fetişistleri susmak zorunda kaldılar. Atatürk aleyhinde bir daha bahsi geçen söylemlerini öne süremediler.

Sağa baktılar, sola baktılar ve Kazım Karabekir’i buldular. Kazım Karabekir İstiklal Harbimizin öncülerinden, liderlerinden, tetikleyicilerinden biridir. Atatürk’ü Anadolu’ya davet eden, görevden alınmışken “Emrinizdeyim Paşa’m!” diyen, emrindeki orduyu Atatürk’ün emrine veren, Atatürk’ün dehasını görüp kendi olabilecekken onu Milli Mücadele’nin lideri yapan Karabekir Paşa’dır. Kahramanlıkları ve hizmetleri bin yıl anılmayı hak eder niteliktedir. Ancak cumhuriyet kurulduktan sonra binlerce yıl saltanatla yönetilen bu millet ikililiğe gelemezdi. Atatürk modern Türkiye’yi kurarken tek adam yani “dahi diktatör” olmak zorundaydı. Onunla birlikte lider kadrosunda Kazım Karabekir ve Fevzi Çakmak da vardı. Bunlar ikinci adam değillerdi. İkinci adamlar görev adamıydı, verilen emri yerine getirirlerdi. Bunlar; İsmet İnönü, Rauf Orbay ve Celal Bayar’dı. Atatürk, modern Türkiye’yi kurarken kendisini sorgulamayan ve verilen görevi yerine getirebilen ikinci adamları kullanmak zorundaydı. Lider kadrosunu yönetime ortak etmek O’nu yavaşlatırdı. Fevzi Çakmak asker kalmayı seçti. Genel Kurmay Başkanı oldu ve politikaya bulaşmadı. Kazım Karabekir ise Atatürk tarafından siyasetten tasfiye edildi. Karabekir Paşa ilk etapta buna kırıldı. Ancak daha sonra durumu anladı ve bir kenarda beklemeyi kabullendi.

İşte, İslamcılar Vahdettin abazanlığı tutmayınca Kazım Karabekir Paşa’ya yüklendiler. Asıl kahramanın o olduğunu, Atatürk’ün ona tuzaklar kurduğunu, nankörlük ettiğini öne sürdüler. Atatürk’e alternatif yaratma çabalarında Kazım Karabekir’i kullanmaya çalıştılar. Neredeyse Karabekir Paşa Gogıl’ı bulacaktı ki Kazım Karabekir’in küçük kızı Timsal hanım çıktı. “Babam böyleydi, Atatürk böyleydi” dedi. Bu güruha haddini bildirdi. Gogıl’ın icadı bir kaç yıl daha ertelenmek zorunda kaldı.

İçlerinden biri Atatürk’e karşı Enver Paşa’yı öne sürdü. Hayatı başarısızlıklar abidesi olan Enver Paşa için “10 tane Mustafa Kemal eder” dedi. Yandaşları bile badem altından güldüler. Millet “Hadi len!” dedi.

Mustafa Kemal’in Atatürk olduğu dönemden kimseyi bulamadılar. Mecburen Gazi’nin çocukluğuna inmek zorunda kaldılar. Bir de ne görsünler… Sultan Abdülhamit!!!

Onlar Gogıl’ın 1920’lerde icat edildiğini zannediyorlardı ancak Gogıl 1800’lerin sonunda çoktan icat edilmişti bile!

Hemen bu keşfi büyük bir debdebeyle dünyaya duyurdular. Her yerde Abdülhamit sempozyumları düzenlendi. Onun ne büyük bir sultan, ne büyük bir evliya olduğu anlatıldı. Abdest almadan yere basmazmış bu yüzden uyanınca lavaboya kadar tahtaların üzerinde yürürmüş, rüyasında bir ananın feryadını duyar duymaz faytona binip bir eve gitmiş ve anasına tecavüz etmek üzere olan hayırsız ve sarhoş bir oğlanı kılıcıyla öldürmüş…

Türkiye Cumhuriyeti’nin iki katı toprak kaybeden Abdülhamit’e “Bir karış dahi toprak kaybetmemiştir” dediler.

“Abdestsiz hiçbir devlet işine imza atmaz” dediler. 1897 yılında Yunanistan’la yapılan savaş kazanılmasına rağmen masa başında kaybedilmiştir. Ya Abdülhamit o anlaşmaya imza atarken abdest almayı unuttu ya da abdest olayı çok da işe yarayan bir şey değildi…

Şimdilerde Osmanoğlu ailesi de bu durumu iyice harlamaya başladı. Neslişah Sultan 2013’de vefat etmeden önce kılını kıpırdatamayan aile birden bire coştu. Yıllardır nasıl bir psikolojiyle kendilerini güdülediklerini bilmediğimiz bu insanlar Atatürk’ün kendilerine biçtiği rolü oynamak zorundalar. Saltanat hayalleri mi kurmaya başladılar bilinmez ama onların ülke yönetiminde söz sahibi olmaya teşebbüs ettikleri an tekrar buluşma yerimiz Samsun olacaktır.

Konumuza dönecek olursak;
Abdülhamit değersiz bir sultan değildi. Fiili manada son halife ve son Türk sultanıdır. Kendisinden sonra gelenlerin sultanlığı ve halifeliği sadece kağıt üzerinde kalmıştır. Sultan Abdülhamit’in faydalı işlerini, övünülecek taraflarını Nihal Atsız’ın “Göksultan” adlı makalesinden okuyabilirsiniz.

Ancak, bu faydalı işlerin hiçbiri Abdülhamit’i Atatürk’le bir tutmak için yeterli değildir. Bu saçmalığın mantıksal çıkarımı budur.

Abdülhamit ipin ucu çoktan kaçtıktan sonra tahta çıkmış, tüm çabasına rağmen imparatorluğu canlandıramamış, dağılmaktan kurtaramamıştır.

Vahdettin elini taşın altına atmaktan korkmuş, milli mücadeleye taş koymuş, ülkeyi İngilizlere teslim etmiş ve her şey bittikten sonra İngiltere kralına “Sayın ekselansları benim akıbetim ne olacak?” diye sığınma talep etmiş, yani hainlik etmiştir. Kazım Karabekir memleketi kurtarmış, büyük bir özveri ve vatanperverlikle üzerine düşeni fazlasıyla yapmış ve tarihin kendisine biçtiği rolü oynamıştır.

Atatürk ise…
Uzatmayayım,
Atatürk Kuzey’dir. Siz ne kadar insanların akıllarıyla oynarsanız oynayın Türk milletinin gönül pusulası her daim Ata’sını gösterecektir.
Vahdettin hariç hepsinin ruhları şâd olsun.

Nesli tükenmeyecek olan tür: Dönekler

Osmanlı hanedanlığında, devşirmeler Saray çevresinde koltuk kapmaya, yalakalığın bin türlüsünü yapmaya başladığından bugüne memlekette bitmeyen, sorunların en büyüklerinden ve hatta en büyüğü olan bir mesele var:
Döneklik.

Sefer ve savaşlarda kahramanlıklarına hiç rastlamadığımız, Türk’ün çocukları savaştan savaşa koşarken makamların en güzeline kurulan, kaymağın en güzelini yiyen ve var oldukları Türk Milletinin parazit misali üstünden geçinen, dönekler…

Cumhuriyet kurulduktan sonra, Başbuğ Atatürk’ün sofrasında da çokça rastladığımız, cumhurdan çok cumhuriyetçi, kraldan çok kralcı olan,dönekler…

İstisnasız hepsinin Türklük ile sorunu olan, fırsatını bulduğunda Türklüğe olan alerjilerini gün yüzüne çıkaran, menfaatleri diğer tarafa dönmelerini emrettiğinde de memleket ve Türk sevdalısı kesilen, fikirlerini güce, şerefini paraya, vicdanını makama değişmiş, dönekler…

Kimi zaman dinci, kimi zaman cumhuriyetçi, hatta kimi zaman milliyetçi saflarda ün yapmış olsalar da, değişik sıfatlar takınsalar da özünde tek kelime ile anlatılabilecek, dönekler…

Kimi zaman şair, üstat; kimi zaman gazeteci-yazar; kimi zaman aydın, kimi zaman şarkıcı-türkücü dense de başka bir kelime ile hitap etmenin caiz olmadığı,dönekler…

Osmanlı’dan bugüne geçen her gün üzerine koyularak gelen, her çağda işini biraz daha iyi yaptıkları;
Döndükçe alkışlandıkları, alkışlandıkça döndükleri,
En güzel dönenin en güzel makama kurulduğu ;
Necip Fazıllara, Falih Rıfkılara, Şevket Süreyyalara döneklikte meydan okunduğu bir zamandayız…

Vaktiyle attığı bir tivit ile kürt terörü yüzünden şehit olan Türk askerine şehitliği yakıştıramayan;
Türk bayrağındaki Türklükten gocunan, Türk Silahlı Kuvvetlerine bulduğu fırsatta düşmanlığını ağzındaki salyayla çemkiren;
İçindeki iğrençliği yüzüne sirayet etmiş o yaratık, bugün Türk askerine ‘moral vermek’ için sınır karakoluna gidebiliyor.
Çözüm sürecinde dalkavukluğun dibine vurmanın gereği Türk askerine düşmanlık yapan, pkkya terör örgütü demeyen, bugün yine yalakalığın getirisi olarak Türk askerine, ‘başkomutan’ın yanında moral ziyaretinde bulunabiliyor!

Nasıl bir zaman ?…
Dönekliğin ve de iğrençliğin zirvede olduğu bir zaman…

Yine başka bir ‘gazeteci’…
“Gazeteci” deniyor ama gerçekleri anlatma kaygısı olmayan, tek hüneri iyi yalakalık ve dönmek olan bir ‘gazeteci’…
Tam da bu zamanın gazetecisi…
Çözüm süreci zamanında bebek katili, terörist başının serbest kalacağını ‘öngören’, öngörmek ile kalmayıp orta vadede terörist başı için bir ev hapsi gerektiğini söyleyip şimdi de askere ‘moral ziyaretinde’, ‘başkomutan’ın yanında..!

Abdurrahim Karakoç “Dönekname” şiirinde ne güzel özetlemiş:

Kör dikişler atıldı kaypak iradesine
Sökmek istese bile sökemedi bir daha…

Soyundu inancından terk-i edep eyledi
Şerefini göğsüne takamadı bir daha…

Sürdü benlik atını karanlık geleceğe
Dönüp de arkasına bakamadı bir daha…

Ötüken Dergisi - Mert Can Kıyak

Otoriterleşen sistemlerin eğlencesi başka olur...Megri megri,den yaylalar yaylalara Devletimiz makarasında - Hiç Ciddi olmadılarki Hep Makara Kukara.
https://4.bp.blogspot.com/-Foet5ocOa-8/WsLAfEGOBOI/AAAAAAAATQ0/IzqWMgyBSy8YhGkC6AE98syMEHkkgeNowCLcBGAs/s1600/DZzw2xcX4AAV01a.jpg
Afrin'de şehit olan Binbaşı Mithat Dunca gibi binlerce subayın için aşağılık laflar eden; asker kaçağı şerefsiz Rasim Ozan Kütahyalı'nın karısı kevaşe Nagehan Alci ile Afrin pozu vermek yakıştı mı Paşa?
Türk ordusunu ve askerini yıllarca linç edip servet yapan şerefsiz Rasim ve kevaşe karısı Nagehan için az bile. O kanlı servetin her kuruşunun hesabını verecekler. Askere destek için gelenlere bakın, yedi kocalı hürmüz Seda Sayan, Uyuşturucu baronu ve torbacı Deniz Seki,Asker eşleri soyunsun diyen Nagehan Alçı,Pornocu küflü kaşar botoks uzmanı Ajda Pekkan,Şivan Perver itiyle megri megri diye anıran İbrahim Tatlıses;,Din değiştirme rekortmeni Tuğçe Kazaz,HDP-PKKlı akillerden Yavuz Bingöl, Türk bayrağının adı Türkiye bayrağı olsun diyen Pkkya övgüler düzen Mehmetçik peygamber ocağı değildir diyen Aposever Hilal Kaplan
Erotik sahnelerin ve pozların yıldızı kıvırtan Sibel Can.

Birisi binlerce dolar kazanıp saçma sapan bir dizide mit elemanını canlandıran vasıfsızın biri, diğeri daha 2-3 sene öncesine kadar Şivan Perver’le peşmergeyi uğurlayan terörist sevici, öteki de Kendi Yaratığı pisliği temizleyen  TSK’nın başarısından kendine pay çıkartarak fotoğraf çektirmek için oraya gidip askeri üniforma giyen menfaatçi Türk ve Türk ordusunun en büyük düşmanı bir Şaklabanlar. Bir de bunların üstüne 40 asırlık koskoca Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Genelkurmay Başkanının yanında teröristin oturması, birlikte utanmadan arlanmadan poz vermeleri... Askere bu dalkavuk sürüsü mü moral verecekmiş ? Vah memleketim vah !
Türk Irkı sağ olsun!